Amarok

•Mayıs 18, 2008 • Yorum Yapın

Amarok’u bilen bilir, Linux’un (daha dogrusu KDE) gulu, goz bebegi bir media oynaticidir. Oldukca takoz bir gorunume sahip olsa da kullanim kolayligi, hizi, windowsun hicbir media oynaticisinda olmayan ozellikleri ile aleminin bir numarasidir kesinlikle. Pardus kullandigim donemde kendisiyle epey sevismistik. Very Happy Yeni ogrendim ki birkac ay icinde cikacak 2.0 versiyonu Windows ve Mac Os’da destekliyecekmis. Bu guzel yazilimin windows kullanicilari arasinda yayilmasi Linux sempatizanlarini da arttiracagi icin kesinlikle destekliyorum. Umarim kisa surede program hazirlanir da kullanamya baslariz.

amaroK’un birkac ozelliginden bahsedecek olursak…

* MP3, OGG, Real Audio, AAC, FLAC gibi dosya türlerini oynatabilme.
* Albüm kapaklarını Amazon’dan otomatik indiren bütünleşik kapak yöneticisi.
* Çalan parçanın şarkıcı bilgilerini Wikipedia’dan getirir. Wiki dilini seçebilirsiniz.
* Şarkı sözlerini Lyrics.ar şarkı sözü veritabanından çekerek, eşzamanlı olarak gösterebiliyor.
* Birden fazla çalma listesini kolayca yönetmek için çalma listesi tarayıcı.
* Oylama sistemi.
* 10-bant grafik ekolayzır.
* Parçalar arasında geçişte yumuşatma (Crossfading).
* Kolay yapılandırma için Hoşgeldiniz Sihirbazı.
* Bütünleşik iPod, iRiver iFP, Creative Nomad, Creative Zen, Rio Karma çalıcı desteği.
* Podcasting desteği.
* Dosya takip sistemi. Dosya checksum’ları sayesinde artık müzik dosyasını başka bir yere taşısanız da, koleksiyon bütünlüğü bozulmuyor.
* Bütünleşik CD yazma desteği (K3b ile).
* Yapılandırılabilir renk şemaları, tarayıcı görünümü CSS’ler ile oluşturulur.
* Gelişmiş etiket yönetimi, MusicBrainz ve toplu etiketleme desteği.
* Üç farklı veritabanı desteği; SQLite3, MySQL ve PostgreSQL.
* Hareketli sistem çekmecesi simgesi (seçimlik).
* GStreamer için KIO desteği ile uzaktan kontrolü sağlar.
* Bütünleşik Audioscrobbler desteği.
* Last.fm önerilerine göre değişken çalma listesi oluşturma.
* Betik desteği, betiklerle Amarok’unuza daha gelişmiş özellikler ekleyebilirsiniz.
* Bütünleşik Magnatune müzik dükkânı.
* Değişik ses motorlarını destekler:
o aRts
o GStreamer
o Helix project
o Media Application Server (MAS)
o Network-Integrated Multimedia Middleware (NMM)
o Xine

(kaynak: http://tr.pardus-wiki.org/Amarok )

Cloverfield

•Mayıs 18, 2008 • Yorum Yapın

Canavar filmlerinin artık devrinin kapandığını düşünen birisi oldugumdan genelde izlemem bu tür filmleri. Cloverfield’ı da zaten canavar filminden çok Lost’la alakalı birşey sandığımdan merak etmiş. Canavar filmi olduğunu öğrenince sallamamıştım. En sonunda dün dvdsini buldum ve izledim.

Filmin konusu basit: Bir grup genç delicesine eğlendikleri bir partinin ortasında siddetli bir sarsinti binalarini sallar. Catiya ciktiklarindan State Island’a giden vapurlarin bulundugu bolgede (ismini unuttum, gittik gorduk oralari ehe) bir patlama gorurler. Olayi terorist saldirisi falan sansalarda gercekte sehre bir canavar (gerci birden cok oldugu iddia ediliyor.) saldirmistir. Ondan sonra yasadiklari hersey saniye saniye Hud isimli partiyi kayda alan arkadasin kamerasina kaydedilir.

Filmi izleyenleri once ikiye sonra uce ayiracagim. Film gerceklik hissi verilmesi amaciyla el kamerasiyla cekildiginden ciddi bicimde sallaniyor goruntu. Bu sebeple filmi sonuna kadar izleyenler ve izlemeyenler diye ikiye ayiriyoruz seyirciyi. Izleyenlerde “Helal olsun J.J. Abrahams dokturmus” diyenlerle, “Bu ne ya ne basi, ne sonu belli bok gibi filmdi.” diyenler diye ikiye ayriliyor. Ben finale kadar zerre midem bulanmadan rahatca izleyen hemide begenen gruptayim. Ona gore yorumluyacagim.

Cloverfield bir filmden ote bir deneyim. Filmi yapanlarin amaci, izleyiciyi atmosfere sokmak.. bu yüzden filmde büyük kahramanliklar yada mucizevi kurtuluslar yok! Kovalaniyorsunuz, sehirde güvenli hiçbir yer yok ve eğer kacamamissaniz basitce oluyorsunuz! Film size canavarın nereden geldiğini, neden geldiğini yada nasıl yok edilecegini asla soylemiyor. Filmin icinde bu soruların hicbir cevabi yok. Sadece boyle bir olay size olsa sizin vereceginiz tepkiyi gostermis. Demek isterdim ama maalesef gerek oyunculuk, gerek de ciddi mantik hatalari yuzunden bu his pek verilememis. Misal ben olsam kim olursa olsun arkada birakir hemen kacarim. Ama filmde esas oglan sevgilisini bulmak icin manhattan’in iclerine dogru ilerliyor. Hadi oyle bir kahramanim, gaza geldim gidiyorum. Ne yapar ne eder arkadaslarimi uzaklasitiririm. Oysa filmde arkadaslar elemanla her yere geliyorlar. Evet, bunlar filmin ilerleyisi acisindan zorunluluk, karakterler gelecek ki kamera gelecek, konusmalar olacak, birileri olecek falan. Ancak biraz daha mantikli bir cercevede bunu seyirciye sunabilirlerdi. Misal Blair Witch’in bu sunusu cok basariliydi.

Ikinci zayif nokta oyunculuklardi. hud’in salak esprileri, esas oglanin kalasligi vs. biraz filme golge dusuruyor ama Malina miydi neyse o super oynadi. Hakkini verelim.

Filmin kotu yonleri haric vermek istedigi havayi cok basarili bicimde verdiginden cok begendim. Zaten tek umursadigim bu oldu diyebilirim. Korkmasam da gerildim, kacmak istedim. Kameraman sandim kendimi.

Bir de film onceden cekilen bir kasedin uzerine cekiliyor. Kimi noktalarda bu filmden goruntuler goruyorsunuz. Hem gerceklik katiyor, hem de bazi noktalari cok guzel bu 2. filmin (oraya sonra gelicem)

Yani araba tutmuyorsa, yaratik filmlerini seviyorsaniz. J.J. Abrahams babanin bu eserini izleyin mutlaka. A bu arada bahsetmeyi unutmusum. Yaratik hakkinda hic bilgi verilmiyor dedim ama bu amca zekasini yine konusturarak bir suru internet sitesi, film icinde ufak gizler saklamis. Bunlardan benim internette falan bulduklarim.

Bundan sonrasi SPOILER!!!!

Ilk olarak daha 1. dakikada ekranin sag altinda dharma logosu var. Varsin olsun. Hos bir gonderme olmus diyoruz. (Otesini dusunmek istemiyorum)

Ikinci nokta, esas karakterin Japonyada Slusho isimli bir firmada calismaya baslamasi, olay sudur ki Slusho (http://www.slusho.jp/) ve Tagruato (http://www.tagruato.jp/) filmin temelini olusuturan iki firma. Slusho’nun urettigi yeni bir icecegin (sitede reklami falan var) icindeki madde ile Tagruato’nun dunyanin en derin cukurunda bulduklarinin bir baglantisi oldugu soyleniyor.

Ucuncu dikkat edilecek nokta partide kendinden gecmis kanepede uyuyan bir bayan var. Lacivert giysili, mini etekli, sarisin. (ehe dikkatinizi cektim sanirim.) Neyse bu hatun kisiyi ben alkolden sizmis saniyordum filmi izlerken. Ancak ogrendim ki bu hatun Marena’nin, Lily’in ve Hub’un ortak tanidigi birisi. Ustelik sevgilisi Tagrugato’da calisiyormus. Bu abla uzaklardaki sevgilisine bir site uzerinden ne kadar ozledigini anlatan videolar gonderiyor. Sitedeki videolari youtube’da suradan bulabilirsiniz. http://youtube.com/results?search_query=Jamie+%26+Teddy+&search_type= Ben hepsini izlemedim. Ilk bolumlerde Teddy (sevgili) uzunca bir suredir ortalarda olmamasindan bunalan Jamie’in (hatun) ne kadar ozledigini anlatan bir kac video var. Ancak dananin kuyrugu son 4 bolumde kopuyor. Sondan 4. videoda Teddy sevgilisine gonderdigi hediye paketindeki SAKIN YEME, Suc kaniti yazili torbanin (5. videoda geciyor paket) icindeki maddeden tadiyor. Son uc bolumdeki yari suursuz yari sinir bozuklugu icindeki ruh hali maddenin etkisi olmali. (bu sahneler beni filmden daha korkuttu.) Son videoda “I’m going Lily’s Party” diyerek filmle bagliyorlar. Ayrica sevgilisi Teddy filmde gorunuyormus.

Dorduncu nokta filmde bir degil iki veya uc canavar oldugu iddiasi, bu konuda bir suru yazi var, merak eden arayan bulur ancak bende bircok yaratigin olduguna inaniyorum.

Besinci ve sanirim son nokta en sonda. Ilk film bittikten sonra bir iki dakikalik eski kayittan gosteriliyor. Orada okyanusun gorundugu kisimda suda ilerleyen teknenin ustune ve suya dikkatle bakin. Laughing Urkutucu

Bunlara bakarak, yaratigin uzay-tagruato’nun buldugu madde ile alakasi oldugu acik.

Ayrica 2. filmde cekilecekmis. Noolacak gorecegiz.

The Day After

•Mayıs 18, 2008 • Yorum Yapın

1980′li yıllarda Doğu ve Batı Almanya arasında yükselen tansiyon soğuk savaş yaşayan iki büyük devi Sovyetler Birliği ve ABD’yi karşı karşıya getirmiştir. Sınır çatışmaları olarak başlıyan sıcak savaş, kısa sürede iki ülkenin elindeki tüm nükleer bombaları birbirine karşı kullanması sonucu topyekün bir yıkıma yol açar.

Film ise bombaların etkisiyle yerle bir olan Kansas City’de sağ kurtulanların yaşam mücadelelerini konu almaktadır.

Film televizyon için hazırlanmış, Polis Akademisinde Mahony karakterini oynayan eleman dışında benim tanıdığım bir oyuncu yok. Çok düşük bir bütçeyle çekildiği efektlerden belli olsa da film nükleer savaş sonrası havasını çok başarılı biçimde yansıtıyor. Radyasyon etkisiyle saçları dökülen, derileri bembeyaz olan bir nevi yarı ölü insanların doktor ve ilaç eksikliği yüzünden basit hastalıklardan ölmesi, biraz daha fazla yemek veya barınmak için birbirlerini öldürmesi, günlerce sığınaklarda kalanların çıldırması vs. seyirciyi etkiliyor. (En azından beni etkiledi)

Bir de (spoiler olacak ama) ABD Başkanın felaketin ardından radyodan halka seslenip “benzer sıkıntıları yaşayan” Rusya ile barış yaptığını açıklaması da savaşın sadece yıkım getirdiğini, hiçbir soruna çözüm olmadığını kanıtlar nitelikteydi.

Kısacası bu filmi Jericho’yu da izleyenler başta olmak üzere tüm bu türün sevenlerine tavsiye ediyorum. Efektlerin dandikliğine kafayı takmazsanız benim kadar etkileneceğinizi umuyorum.

I Am Legend

•Mayıs 18, 2008 • 4 Yorumlar

I Am Legend Richard Matheson’ın yazdığı farklı bir vampir romanı, 2 kez sinemaya çevrilmiş 3. çevirim de 21 Aralık tarihinde gösterime girdi. Başrollerinde de Will Smith oynuyor.

Kitabindan biraz bahsedecek olursak, herkesin bir hastalık neticesinde vampir olduğu dünyada, evinin her tarafını sarımsaklarla, kapısını pencerelerini demirler ve tahtalarla çeviren tek bir insan kalmıştır. Geceleri vampirler evi taşa tutmakta, adamcağızı dışarı çıkartmak için hayasızca numaralar denemekte, en çok da zavallının sap kalmışlığını fırsat bilip müstehcen hilelerle aklını çelmeye çalışmaktadırlar. Geceleri evine saklanıp bekleyen bu şahıs, gündüzleri adeta Van Helsing kesilip gün batana değin yakalayabildiği tüm vampirleri kazıklamakta, kütüphanelerde vampir efsanelerini inceleyip savaş yolları aramaktadır.

Filmi hakkında nasıl bir yorum yapsam bilemiyorum. Övmeli miyim yoksa yerden yere mi vurmalıyım? Öncelikle bu filmi Resident Evil veya Blade gibi aksiyon dozajı yüksek bir gerilim filmi olarak görmeyin. Zaten Will Smith’in canlandırdığı Robert Neville savaşçı değil bir bilim adamı. İkincisi filmde, okuduklarıma göre kitabın aksine, standart vampir tipi yok. Yani sadece kana bağımlılık, aşırı çeviklik ve güneşten çekinme durumlarını birebir almalarına rağmen vampirlerin zekası, kazık ve gümüşten etkilenmesi konmamış. Yani yine Blade’deki gibi vampirler bekleyenler hayal kırıklığına uğrayacak.

Ayrıca bir uyarlama olduğundan ciddi biçimde kitaptan sapmışlar, bazı noktaları aydınlatma gereği duymamışlar, saçma sapan sahneler eklemişler her uyarlamada olduğu gibi. Robert’ın tam olarak mesleği nedir? Vampirlerin lideri neden Robert’e kıl ve kılçık? Robert’in özel bağışıklığının sebebi ne? Bir de vampirler çok salak ama Fred’i (filmi izleyince kim olduğunu anlayacaksınız.) o noktaya getirip, komplike bir tuzak kurabiliyorlar? hep karanlıkta kalmış. (Eh bir nevi kitabını da okuyun işte demek istiyorlar sanırım.)

Peki filmde ne var derseniz. I Am Legend herşeyden öte bir yalnızlık filmi. Tek kalma hissini (tek başına kalmak değil tek kalmak) o kadar güzel veriyor ki içiniz bunalıyor. Misal köpeği Sam ile insan gibi konuşması, azarlaması, müzik dükkanına koyduğu mankenlerle konuşması Robert’e acımanıza neden oluyor. Sonra filmin ilk yarısı boyunca süper gerilim var. Sadece çığlıklarını duyduğumuz vampirler lastik gibi gerdi beni izlerken. Hele Will abimin köpeği Sam’in peşinden vampir dolu bir depoya girdiği sahne var ki acaip küfrettim, annem ayıpladı hehe Laughing

Will Smith abim yaşlanmaya başlamış. Oyunculuk olarak o noktaya gelebilir mi ama 5-6 sene içinde Morgan Freeman tadı kazanacak gibi. Filmde de çok başarılı. Köpeği Sam ondan çok daha iyi bir performans ortaya koyuyor. İnsan köpeğe ağlar mı arkadaşlar? Ben ağladım valla bravo!

Ayrıca Bob Marley müzikleri filme güzel bir tad katmış. Bu da not olsun.

Kıssadan hisse ben bu filmi beğendim. Zaten psikoloji temalı gerilim filmlerini severim. Gerçi filmin sonlarına doğru acaip biçimde hızlanıyor. Pat diye bitiyor film. “Ee ne oldu?” diyebiliyorsunuz. (Ki filmin en büyük eksiği yukarıda bahsetmemişim.) Yine de sevdim, izledim. 2007′de izlediğim en birşeye benziyen filmi ilan ettim. Eğer sizde 28 Weeks Later, olmadı Land Of The Dead gibi filmleri seviyorsanız bence bu filmi de beğenirsiniz. Ama gerilim-korku filmi diyince Blade ve Resident Evil geliyorsa bu filmden uzak durun.

Edit:Bir de ekliyeyim. Bir ay kadar once bu filmin dvdsi de cikti. Sinemada gosterilmeyen alternatif sonu cok basarili buldum, filmdeki pekcok seyi acikliyor. Ayrica Ayrica DC Comics’in hazirladigi 4 animasyon filmde var dvdlerde Hindistan’da gecen cok guzel. Digerlerini begenmedim.

X Files 2:I Want to Believe

•Mayıs 18, 2008 • Yorum Yapın

Tarihin en basarili dizilerinden olan X-Files 2002 yilinda 9 sezonuyla birlikte sona ermisti. Gerci neredeyse 10 yildir 2. filminin yapilacagi (ki ilk filmini cok basarili bulmamistim.) soylensede ne Chris Carter ne de oyuncular bu konuda yorum yapiyordu… ta ki 2007 basina kadar. Ikinci filmin yapildigi dogrulandi, cekimlere baslandi.

Yazin en cok beklenen filmlerinden olan X-Files: I Want to Belive’in ilk videosunu koyayim istedim. Ozelliklerde ortalarda giren tema muzigi yuzumde salak bir siritisin sekillenmesine neden oldu. Cok ozlemisim sizi Agent Mulder, Agent Scully. (Gillian Anderson ne yaslanmis yaw.)

Hancock

•Mayıs 18, 2008 • Yorum Yapın

Hancock siradan insanlara gore superkahraman guclerine sahip ancak kimseyi umursamadigindan bu guclerini iyilik adina kullanma gibi bir amaci olmayan anti kahraman portresi cizer. Yaptığı sorumsuz davranışlar sonucunda çevredeki insanların öfkesini kazanmaya başlar ve çareyi bir halkla ilişkiler uzmanına gitmekte bulur.

Iron Man’di, Hulk’di derken yazin epey super kahraman filmini izleyecegiz gibi gorunuyor. Hancock biraz daha farkli bir perspektiflikten bakmis olaya. Hem komedi, hem dram hem de aksiyonu bol bol yasatacak gibi.

Ayreon – The Human Equation

•Mayıs 18, 2008 • Yorum Yapın


Ayreon aslında bir grup değil daha çok bir proje. Metal Müzik Camiasının Abromoviç’i diyebileceğimiz, onlarca enstruman çalabilen, şarkı sözü yazan, besteliyen ve hatta okuyan Arjen Lucassen’in oldukça yaratıcı bir projesi. Şöyle ki gruptaki tek sabit eleman kendisi. Diğer tüm elemanlar (vokal (hatta vokaller) baterist, basist, elektro vs. vs.) konuk olarak katılıyor. Ayreon’un diğer bir özelliği de her albümünün konsept yani bir hikayeyi anlatması.

The Human Equation’a dönersek. Albümde tam 11 vokal yer almakta. Ki bu vokallerin pekçoğu ünlü gruplarda şarkı çığırmakta (Mesela benim bildiklerimden Dream Theatre’ın vokali James Labrie ve Opeth’in vokali Mikael Akerfeldt gibi) Sadece söz yazımı tam 2 yıl sürmüş. Klavyeden gaydaya onlarca farklı enstruman kullanılmış. Sözlerin sırıtması dışında hiçbir kusuru yok diyebilirim albüm için ama özellikle konusu kesinlikle en büyük özelliği…

Şimdi albümde esas karakter Me (James Labrie) bir trafik kazası geçirir ve komaya girer. Ancak kazanın neden olduğu bilinmemektedir. (Gündüz vakti ve boş bir yolda geçirdiğini öğreniriz bir şarkıda) Hikayede adamın komada geçirdiği 20 günü konu almaktadır. Hastanede yatağının başında karısı (Marcela Bovie… canım…) ve en yakın arkadaşı (Arjen Lucassen) uyanmasını beklerken, Me (yani “ben”) kim olduğunu hatırlamaya çalışmakta ve kendi içinde her biri kendisinden ayrılıp birer kişilik (ve ses) kazanan duyguları ile mücadele etmektedir. Bu mücadele sırasında geçmişten kazaya kadar olan herşey yavaş yavaş açığa çıkar.

Hikaye aşağı yukarı bu (pek ilgi çekecek şekilde anlatamadım o da benim kusurum.) komadaki her gün ayrı bir şarkı şeklinde sunulmuş. Açıkçası her duygunun ayrı bir vokal tarafından seslendirilmesi çok güzel olmuş. Örneğin benim favorim olan Day eleven: Love şarkısında Me’nin karısı ile tanışması birbirine üstünlük kurmaya çalışan duyguları ile anlatılınca çok hoş olmuş. Ben dinlerken gaza geldim, hüzünlendim, sinir oldum. Sonunu bir film izler gibi merakla bekledim. (tahmin ettiğim gibi çıktı ya neyse…) Sırf bu yüzden bile, yani bir albümden çok tiyatro oyununa benzediğinden dolayı baş tacı ettim. Mutlaka dinleyin. Kesinlikle pişman olmazsınız.

Last.fm

•Mayıs 18, 2008 • Yorum Yapın

http://www.last.fm

Siteye üye olup küçük bir plugin indiriyorsunuz. Winamp/Win Media Player neyle dinliyorsanız plugin dinlediğiniz parçaları topluyor ve siteye isimlerini gönderiyor. Kolayca neyi çok dinlediğiniz istatistiğine sahip olurken aynı zamanda site bir miktar parça dinledikten sonra size baya güzel önerilerde bulunuyor (bak bu grupta senin müzik zevkine yakındır. gibi) müzik zevki size yakın insanları toplayıp komşunuz yapıveriyor. (bir nevi başgöz etme )

Bir de üstüne radyolarında şuna benzer grupları çal dediğinizde öküzümsü djlik yapıp insanı deli ediyor. Benzer grupları ard arda döşüyor… Ancak kaç senedir hala düzene sokabilmiş değiller. Heavy Metal deyip black metalden rap’e kadar ne varsa çalıyor. Sinirlerinizi bozabiliyor.

Hatta tüm bunların dışında en son ne dinlediğinizi gösteren imageler de yaratabilirsiniz.

Ve hatta kendi kişisel blogunuzu oluşturabilir. Arkadaşlarınıza mesajlar atabilir, hiç bilmediğiniz gruplar hakkında bilgi alabilir, şarkılarından kısa kupleler dinliyebilir, şehirinize gelecek gruplar, festivallerden haberdar olabilir, kendi sayfanızdan başkalarının haberdar olmasını sağlıyabilir, grup kurabilir veya mevcut bir gruba girebilir, vidoe ve şarkılarınızı paylaşabilir ve daha pekçok şey yapabilirsiniz.

Benim sayfa burada;
http://last.fm/user/slartan/

Claymore

•Mayıs 18, 2008 • Yorum Yapın


-Adin ne?
-İsmimi bilmene gerek yok nasil olsa unutacaksın.


Level dergisinin anime sayfasında görüp çizimlerini merak ederek indirmeye başladığım bir anime. Dergideki çizimleri beğensemde genel olarak animenin çizimlerini yetersiz buldum. Özellikle Claymore’ların koşmaları çok komik olmuş. Hiç beğenmedim.


Ayrıca konunun işlenişi konusunda eksiklikler, hatalar var. (Bundan s
onrası SPOILER!!!!!!!!!!!) Clare’in sürekli awakening one olup tekrar eski haline gelmesi, girişinin biraz fazla uzun sürmesi, Yaki mi yoki mi esas oğlanın bu noktalar dışında hiçbir işe yaramaması, Clare ile aşklarının pek işlenmemesi ve özellikle finalde pekçok şeyin havada kalıp çözümlenmemesi izleyiciye “Bu mudur?” dedirtebiliyor. Ancak pekçok noktanın ucunun açık bırakılması gelecek sezonlar için kasıtlı olarak yapıldığını düşünüyorum. (düşünmek istiyorum)

Artı yönünden bahsedersek bir kere müzikler çok güzel. Giriş müziği olan Nightmare grubunun raison d’etre şarkısı J-Rock’ın başarılı örneklerinden birisi, Animeye de uymuş. Bunun dışında anime içinde de pekçok güzel şarkı var. (Gaydalı taaruz müziği Battlestar Galactica’nın bir şarkısından araklandığını düşünüyorum gerçi)

İkinci artısı aksiyonu çok güzel yaymışlar. Esas kahramanımız Clare’in zayıf bir Claymore olması, savaşlarda zorlandığının seyirciye yansıtılması çok başarılı. Ki Clare de sürekli farklı taktikler uygulayarak, kılıç gücünden çok zekasını (ve yoma güçlerini) kullanarak rakiplerini yenme çabası ilgi çekiyor. “Acaba şimdi naapacak?” diye düşünmeden edemiyordum.

Çizimler biraz zayıf dedim ama Clare ablamı da gayet cillop çizmişler, çizenin eline sağlık bu da bir artı (eheh).

Kısaca izlemesi zevkli, ancak aynı dönemde çıkan Deathnote gibi bir animeyle karşılaştırılınca doğal olarak zayıf kalan bir anime Claymore. Konudaki eksikleri ve finalin zayıflığını görmezden gelebilirseniz mutlaka izleyin derim. Ben çok beğendim.

Biraz animedeki gruplar ve belli basli karakterlerden bahsedersek.

Örgüt – Claymore’ların halk tarafından verildiği isim olduğunu düşünürsek, bu kadın savaşçılara “örgüt” demek daha mantıklı olacak. Efendim bu hanım kızlarımız öyle yada böyle gönüllü olarak örgüte katılan, Yoma ismi verilen iblisleri (aşağıda bahsedeceğiz kendilerinden) avlamak için içlerine Yoma soyu eklenen bu sayede yarı yoma yarı insan olan savaşçılardır. Bu ekleme işlemine sadece kadınlar dayanabildiğinden tümüyle kadınlardan oluşur. Hepsinin gözleri gümüş rengidir. Bu nedenle halk arasında “Gümüş Gözlü Cadılar” olarak da bilinirler.

Yoma güçleri onlara normal insanlara göre daha iyi refleksler, daha fazla güç ve hız kazandırır. Günlerce yorulmadan yürüyebilir, çok az su ve yiyecekle yaşıyabilir. Çok ağır yaralarını, kopan uzuvlarını da yoma güçleri sayesinde iyileştirebilirler. İnsan yarıları da yoma tarafının iştahını bastırır. Ayrıca yomalarda olmayan merhamet hissini de sağlar. Ayrıca Yoma güçlerini kullandıklarında gözleri tıpkı yomalar gibi sarı renk kazanır.

Her bir Claymore’un Yoma yarısından kazandığı, Yoki denilen güçlere sahiptir ayrıca. Heroes’da olduğu gibi her savaşçının yokisi farklıdır. (Kimisi daha hızlı kılıç kullanır, kimisi kilometrelerce öteden Yokileri tespit edebilir, kimisi kas gücünü arttırır vs.)

Ancak bu güçlerin örgüt savaşçıları üzerinde korkunç bir etkisi daha vardır. Yoma güçlerini kullandıkça insan yarıları daha zayıflar, en sonunda bu kadınlarda Yoma’ya dönüşmeleri kaçınılmazdır. (ve genelde başka bir savaşçı tarafından öldürülürler)

Örgüt içinde sıkı bir hiyerarşi hüküm sürer. Her bir savaşçı yeteneklerine göre bir numara kazanır. Avları genelde tek başlarına sürdürselerde toplu çatışmalarda takımları üst numaralı savaşçılar yönetir. Falan filan.

Bir de savaşçı kısımı dışında maliye, teçrizat, casusluk ve üst düzey kararları alan genelde erkek tiplerden oluşan başka elemanlarda vardır. Anime boyunca pek bir olaylarını görmedim maalesef.

Yoma – Hikayenin geçtiği evrende insanlarla beslenen iblisimsi yaratıklardır. Acımasız, hızlı ve ölümcüldürler. Kanları iğrenç bir mor tonunda, sarı gözlü 2 metre civarında tiplerdir. İnsanların şekillerini taklit ederek aralarına sızmayı başarırlar. (Ki en kötü özellikleri budur bence kolay kolay tespit edilemezler.) Sıradan bir insanın bir yoma karşısında başarı kazanması çok düşük bir olasılıktır. Yomaların kendi aralarında ayrı tipleri vardır:

1.Standart Yoma: Hehe valla yomaların en gariban olanları bunlar sanırım. Genelde tek takılırlar, grup halinde bile çok başarılı değillerdir. Clare bile bunları üçer beşer doğruyor siz düşünün işte.

2.Obur yiyici
: Orjinali aklıma gelmedi, türkçe çevrimini koydum. Yomaların biraz daha gelişmişi. Hem zeki hem atik hem de güçlü. Claymore’ları teketekte epey zorlar. Kolay rakip değildir vesselam.

3.Uyanmış Varlık: Bu abi/ablalar örgütün ilk denekleri olan erkekler ve yoma güçlerini kontrol edemeyip sınırı aşan kadın savaşçılardan oluşur. Çok çok güçlü, öldürülmesi çok zor yomalardır. Örgüt bu yaratıklara karşı tek haneli bir savaşçı liderliğinde üçlü veya dörtlü takımlar yollar. Yine de başarısız olup katledilen claymore çoktur.

4.Derinlerin Sakini veya Derinlerin Efendisi gibi birşey. Bunlar en üst düzey Yomalar olup Uyanmış Varlıklardan oluşan orduları hükmederler. Sadece 3 tane olmalarına karşın bir tanesi bile ilk 10-20 numaradaki claymoreların tümüne denk güce sahiptir. (Diye düşünüyorum)

Claymore: Daha önceden bahsetmiştim ama bir dipnot düşeyim. Claymore aslında örgüt savaşçılarına verilen üzerlerinde savaşçının özel simgesinin bulunduğu geniş ağızlı kılıçlardır. Halk üşenmiş ki savaşçılara da claymore ismi vermiş sanırım.

Karakterler:

Clare:Esas kızımız, 47 numaralı claymore savaşçısıdır. Ailesi Yomalar tarafından katledildikten sonra o zamanlar örgütün bir numarası olan Teresa’nın, Teresa başlarda istemese de, yanına sığınır. Teresa’nın uyanmış varlığa dönüşen 2 numaralı savaşçı Prishia tarafından öldürülmesi üzerine intikam almak için örgüte katılır ancak kendi içine bir Yoma soyunu değil, Teresa’nın soyunu yerleştirir. (Yani 1/2 değil 1/4 yomadır.) O yüzden diğer Claymore’lara göre zayıf, hatta eziktir. Bir kasabada yanına yapışan kimsesiz Yaki’yi kendi çocukluğuna benzetip yanına alır. Onu korur, sever (hatta dudaktan öper bile el kadar sabiyi)

Raki: Kasabasına gelen Claymore’a yakın davranan tek insandır. Ailesi yomalar tarafından katledilince kasabadan sürülür. Clare’in yanına sığınır. Ona aşık olur. Sürekli “Seni koruyacam kleyrım. Bir daha savaşmıyacaksın, evinin gadını olacaksın” tarzı maço laflar etsede dananın kuyruğunun koptuğu tüm bölümlerde (aksiyon, savaş vs.) bir köşeye sinip ağlayan bir tiptir. Çirkinde ağlar. Sevmiyorum kendisini.

Teresa The Faint Smile : Kendisi örgütün gelmiş geçmiş en iyi savaşçısıdır. Savaşırken sürekli alaycı bir tebessümü yüzünden eksik olmadığından “Soluk Gülümseyen” Teresa olarak bilinir. Clare ile çok yakındır. Bir köye saldıran haydutları öldürüp örgütün “insanlara zarar vermemek” kuralını çiğnediği için ölüme mahkum edilir. Kendisinden sonra gelen 3 savaşçıyı neredeyse hiç yoma güçlerini kullanmadan hacamat etmiş, ancak kendini kontrol edemeyerek Uyanmış Varlık’a dönen 2 numaralı Prishia tarafından bir saniyelik gardını indirdiği anda öldürülmüştür. Kendisi animenin en süper çizimidir. Hastasıyım.

Prishia: Örgüte girer girmez 2 numarayı alan ancak ilk savaşında Teresa karşısında güçlerini kontrol edemeyerek Uyanmış Varlığa dönüşen bir Claymore’dur. Teresa’yı öldürdüğü için Clare’in için için intikam almak istediği kişidir. Raki ile bir ilişkileri bile vardır. Çok çok çok güçlü bir Yoma.

Dr. Strangelove or How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb

•Mayıs 18, 2008 • Yorum Yapın

İnsan denilen canlı tuhaf bir yaratıktır. Önce çok önemli bir buluş geliştirirler (atom enerjisi) sonra bir tipitip bundan silah olarak yararlanmanın yolunu bulur. (Atom bombası) Ardından bütün büyük devletler deli gibi bu silahtan yaparlar ve birbirlerini bu silahlarla saldırmakla tehtid ederler. (Soğuk Savaş) Bütün insan ırkı kendi yarattığı bir silahın oluşturduğu paranoyayla yıllar boyu yaşar ancak bu paranoyayı durdurmak istese elindedir. Üstelik o kadar acaiptir ki bu insanoğlu, yarattığı bu paranoyayı kitaplara, filmlere ve oyunlara konu olarak kullanırlar.

İşte büyük Usta Stanley Kubrick “Dr. Strangelove or How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb” isimli başyapıtı bu korkuyu ince bir mizah anlayışıyla ele alıyor. Peter George’un “Red Alert” romanından uyarlanan filmi önce gerilim-bilim kurgu olarak düşünen Kubrick daha sonra komedide karar kıldı. Film, seyircisini ağlanacak haline güldürme niyetindeydi ve bunu fazlasıyla başarıyordu. Tabii bu noktada Peter Sellers, George O. Scott ve Sterling Hayden gibi yetenekli oyuncularında payı büyüktü. Ozellikle Peter Sellers oyunculugunun doruguna cikmis tam 4 ayri karakteri canlandirmistir bu filmde.

1960’ların ortalarında Amerika ve Rusya arasındaki soğuk savaş iyice kızışmıştır. Ancak beklemek yerine ilk vuran olmak isteyen, sovyetlerin içme suyuna floroid karıştırarak kendilerini yok etmek istediklerini düşünen ve bu yüzden sadece yağmur suyu içen komutan Jack D. Ripper birgün askeri üsttünün bütün iletişimini kapatır ve emrindeki hidrojen bombası taşıyan uçakları Sovyetlerdeki hedeflere yollar. Durumu farkeden yardımcısı Mandrake’yi de rehin alır. Bombaların yola çıktığını öğrenen Amerikan Başkanı, tarihe nükleer savaşı başlatan salak olarak geçmek istemediğinden Ripper’ın üsttüne orduyu yollarken bir yandan Sovyetler Birliğine bu durumda hiçbir sorumluluğu olmadığını anlatmaya çalışır. (Burada Amerikan Başkanın zilzurna sarhoş Sovyet Liderine derdini anlatmaya çalıştığı sahne süperdir.) Ancak Amerikan Başkanın bilmediği Sovyetlerin böyle bir duruma karşı ellerindeki bütün nükleer silahları otomatik ateşleyecek “Doom-Day Machine” yaptıklarıdır. Eğer tek bir bomba bile atılırsa nükleer felaket başlıyacaktır. Bu arada bu durumu farklı yorumlayanlar da yok değildir. General Turgidson’un “Olan oldu artık. Hem belki biz kazanırız!” değişi bir yana eski Nazi Dr. Strangelove’un bu nükleer felaketi sığınaklara toplanacak üstün insanlar ile genel kapsamlı bir arındırma olarak gölmesi çılgıncaydı. Bu sırada Savaş odasından binlerce kilometer ileride Teksaslı pilot King Kong, olanlardan habersiz bombalarını bırakmak için Rusya’nın derinliklerine ilerlemektedir. (Filmin en vurucu sahnelerinden birisi olan bombanın üstünde rodeo yapan King Kong’u (hala var mi bilmiyorum) Dream Tv’nin popcorn progrmaı jeneriklerinden çıkartabilirsinz.)

Soğuk savaş yılları bize çok yabancı gelsede bu dönemdeki paranoyayı, savaş tutkusunu, düşmanlıkları ve Amerikan emperyalizmini çok iyi işlemiş ve başarıyla eleştirip alaya alan bir film Dr. Strangelove. Büyük Üstat S. Kubrick’in bana gore dönüm filmi. Mutlaka izleyin.

Not:Bu film ayrica mukemmel oyun Fallout’un da en buyuk esin kaynagidir. Hatta pipboy birebir Dr. Strangelove karakterinden karikaturize edilmistir.